17 Şubat 2013 Pazar

EGİAD GİBİ YENİLİKÇİ OLABİLMEK…



Yenilikçi olmak zordur. Bilgi ister, cesaret ister ve de en önemlisi her düşüşte kalkıp devam edebilme kararlığı ister. Biz, bir zamanlar idam edilen ya da sefalete mahkum edilen yenilikçilerin buluşları ile günümüz dünyasının modern temellerini atmışız. Sadece deneysel anlamda değil aynı zamanda hukuk devletinin, demokrasinin, serbest piyasa ekonomisinin, insan haklarının da dahil olduğu yenilik hareketleri.

1953 yılında Amerikalı ekonomist Howard Bowen(Hovırd Bovın), iş dünyasında çığır açan bir yeniliği paylaştı. İş adamının karı düşündüğü kadar aynı zamanda sosyal sorumlu da olması gerektiğini ifade eden Howard Bowen, “İş adamı mülkiyet hakkına saygı göstermeli, sözleşmelere uymalı, hile ve dolandırıcılığa başvurmamalı, verimliliği gözetmeli, ekonomik kalkınmaya katkıda bulunmalı, sağlık ve güvenliği korumalı, rekabete uygun davranmalı, rekabet şartlarında eksiklik varsa kendini aşırı davranışlardan alıkoymalı, tüketicilerin, çalışanların ve sahiplerin ekonomik özgürlüklerine ve insan haklarına saygı göstermelidir.” dedi.

Dünyada infial yaratan Howard Bowen’ın açıklamaları kısa zaman sonra ülkemizi de etkilemeye başladı. 1967 yılında Atilla Gönenli tarafından iş adamının sorumluluğuna yönelik ilk yazılı belge olan “Yöneticinin Amacı Sadece Kar mıdır?” isimli makale yayınlandı. Atilla Gönenli’nin kaleme aldığı makalesinde; tüketicilerin, yatırımcıların ve işçilerin menfaatleri dışında işletmeyi yönetmeye çalışan bir yöneticinin başarısızlıktan başka bir sonuç elde edemeyeceğinden bahsediyordu.

Dünya ve ülkemiz, 1953 yılından sonra yeni bir ekonomik anlayışı benimsemeye başladı. Bunun adına da “Erdem Piyasası” denildi. 26 Haziran 2000 tarihi, Erdem Piyasası için dönüm noktasıdır. Birleşmiş Milletler; insan hakları, çalışma koşulları, çevreyi koruma ve yolsuzlukla mücadele gibi başlıkları içeren uluslararası bir girişim başlattı. İş dünyasını yakından ilgilendiren bu girişimin adına da Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi denildi.

Kısa bir zaman içerisinde binlerce kurum ve kuruluşun altına imza attığı küresel ilkeler Sözleşmesi’nin şuan 10 binden fazla kurumsal ve bireysel üyesi bulunuyor. Küresel İlkeler Sözleşmesi, ülkemize ise ilk olarak 2002 yılında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı ve Türkiye İşverenler Sendikaları Konfederasyonu işbirliğinde düzenlenen özel bir toplantı ile girdi.

Yaklaşık on yıl sonra Ege’nin en güçlü iş dünyası derneklerinden biri olan Ege Genç İş Adamları Derneği (EGİAD) de Birleşmiş Milletler Küresel İlkeler Sözleşmesi’nin altına imzasını attı. Ege bölgesinde ve İzmir’de Küresel İlkeler Sözleşmesi’ni imzalayan ilk ve tek sivil toplum örgütü olan EGİAD, iş dünyasının yeniliklere açık olduğunu herkese gösterdi. Genç yöneticilerin başlattığı bu girişim, tüm işletmeleri etkileyerek Ege’de daha etik ve sorumlu bir iş dünyasının inşasında ilk adım olarak muhakkak tarihe geçecektir.

27 Ocak 2013 Pazar

Sadece Ekonomik Büyüme Yeterli Olmaz

Ülkemiz, dünya üzerindeki 192 ülke arasında gelecek vadeden önemli ekonomiler arasında gösteriliyor. Keza yapılan araştırmalara da baktığımızda Türkiye, OECD ülkeleri arasında en büyük 16. ekonomi olmuş durumda. Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (Yurt içinde üretilen mal ve hizmetlerin para birimi cinsinden değeri) değerleri ile yapılan sıralama, ülkemizin dünya üzerindeki diğer ekonomiler ile rekabete açık ve yatırım yapılabilir bir ülke olduğunu gösteriyor.
 
Yüksek seviyeli enflasyon oranlarını ve devalüasyonları geçmişte bırakan ülkemiz, ekonomik büyüklük olarak adım adım gelişmiş ülkelere yaklaşıyor. Ekonomik büyüklük açısından incelediğimizde ise Avrupa’da çoğu ülkeyi zaten geride bırakıyoruz. Hatta dünyanın önde gelen araştırma ve denetim şirketlerinden PriceWaterhouseCoopers’ın yaptığı araştırmaya göre Türkiye, 2030 yılında dünyanın 12. büyük ekonomisi, 2050 yılında ise 5 trilyon dolar barajını aşacağı öngörülüyor.
Ekonomik büyümenin günlük hayatımıza faydalarını son 10 yıllık süreçte gördük. Her ne kadar dönem dönem vergiler, zamlar ve diğer maliyetlerimizde artışlar yaşasak da belirli bir istikrarı yakaladık. Geleceğimize bakış açımız herhangi bir kriz yaşamazsak kötümserlikten iyimserliğe doğru gittiğini söyleyebiliriz. Tabi bir de bunların yanında kayıt dışı ekonomiyi, bölgemizdeki siyasi istikrarsızlığı ve PKK Terör örgütü gibi konuları da göz ardı etmemek gerekir. Belki bu kadar zorlu bir coğrafyada yaşamasaydık şuan her birimiz daha yüksek bir refah düzeyi altında yaşıyor olabilirdik.

Sadece Ekonomik Büyüme Yeterli mi?
Ekonomik büyüme, eğer sadece toplumun belirli bir kesimini etkileyip büyük çoğunluğunu açlık ve yoksulluk sınırı altında yaşamaya mahkum ediyor ise o ülkede sorun var demektir. 

2020 yılında dünya nüfusunun 8,5 milyara ulaşacağı öngörülüyor. Hızla artan nüfus, kaynaklara olan talep düzeyini arttırarak gelecek yıllarda doğal kaynaklarımız üzerinde baskı oluşturacaktır. Gerek doğal kaynaklarımızın hızla tükenmesi gerekse de çevre kirliliği dolayısı ile insanoğlu her an yeni bir insani sorun ile karşılaşacak ve yaşamsal derecede etkilenecektir.

Bugünkü kaynaklarımızdan, yaşadığımız çevreden ve en basiti soluduğumuz temiz havadan gelecek nesilleri mahrum etmek istemiyorsak ekonomik büyümenin yanında kalkınmayı da göz önünde bulundurmalıyız. Çünkü sadece ekonomik büyümeyi hedeflemek çocuklarımızın geleceğini karanlığa gömmek ile eş anlamlıdır. Kalkınma ile büyüme kelimesinin arasında işte bu kadar büyük bir fark var. Türkiye, kalkınma kelimesinin arkasından gittiği sürece çocuklarımız, gelecek yıllarda daha sağlıklı bir çevrede ve bir o kadar da insan onuruna yakışır bir şekilde yaşamak için bir şans elde edeceklerdir.

30 Mart 2012 Cuma

Türkiye'de Şirketlerin Sorumluluğu ve Tarihsel Süreçleri

İşletmelerin sorumluluğu söz konusu olduğunda birden çok kavram ile karşı karşıya kalıyoruz. Kurumsal vatandaşlık, kurumsal sorumluluk, kurumsal sosyal sorumluluk, kurumsal sosyal performans, paydaş teorisi ve kurumsal sürdürülebilirlik isimleri ile adlandırılan bu kavramların tanımlanmasında henüz bir fikir birliğine varılamadığı gibi bölgesel koşullar nedeni ile de yorumlamalarda farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Bazı çevrelerde kurumsal sosyal sorumluluğun sadece toplumsal katılım projeleri olarak algılanması gibi kurumsal sürdürülebilirlik uygulamaları da sadece çevre yönetimi olarak tasvir edilmektedir.


Oysaki bu kavramların temellerine indiğimizde bundan 5000 yıl önce “Sümer Tabletleri” yazılı olarak ticaret ilişkilerinde karşılıklı tarafların sorumluluklarını belirlemiş ve çalışanlara ayda 3 gün gibi yasal izinler öngörmüştür. Aynı zamanda dini kitaplarda da ticari ilişkilere, hayırseverliğe ve insan yönetimine dair kesin kurallar yer almaktadır. Tabi ki Aristo’nun da fikirlerini etik düşüncenin başlangıcı olarak kabul edersek 1960’lara kadar olan değişim sürecinde kurumların olmasa da bireylerin ya da iş adamlarının sosyal sorumluluğundan bahsedebiliriz.


1960’lı yıllar bahsi geçen kavramların kurumsal yapı ile ilişkilendirilmesinin temellerinin atıldığı dönemdir. 60’lı yılların tüketici hareketleri ve Carson’nın DDT kullanımının zararlarına karşı mücadelesi sürdürülebilirlik ve sorumluluk kavramlarının iş dünyasında ve akademik dünyada yer almasını sağlamıştır. Elbette ki Nader’in de tüketici hareketleri kapsamında “Hangi Hızda Olursa Olsun Güvensiz” isimli araç üreticilerine karşı olan mücadelesini de unutmamak gerekir.


Türkiye’de bazı çevrelerce iş dünyasının ve akademik çevrenin bu kavramlar ile çok geç karşılaştığı ve henüz içselleştiremediği savunulmaktadır. Nitekim Türkiye’nin güçlü hayırseverlik kültürü ve ahilik teşkilatı gibi kökenlerinin yanı sıra iş adamlarının sosyal sorumluluk uygulamaları ile ilk tanışması yine 60’lı yıllarda olmuştur. Atilla Gönenli tarafından yazılan “Yöneticinin Amacı Sadece Kar mıdır?” isimli makalesinin yanı sıra 70’li yıllarda özellikle İstanbul Üniversitesi İşletme İktisadı Enstitüsü ve Türk Sevk ve İdare Derneği’nin yayınları ve farkındalık programları ile Türkiye’de bu kavramlar gündeme taşınmıştır.


Başlangıçta Türkiye’deki kurumsal sosyal sorumluluk anlayışında Amerikan düşünce yapısını gözlemliyor olsak da zaman ile kendi kültürel yapımız, ekonomik gelişmişliğimiz, coğrafi durumumuz ve kanuni düzenlemelerimiz gibi farklılıklarımız dolayısı ile bahsi geçen kavramların daha farklı yorumlamış olduğumuz görülmektedir. İş dünyasında halen hayırseverlik uygulamaları ve sivil toplum kuruluşları işbirlikleri ile yaratılan toplumsal katılım projeleri ön plana çıkarılmaktadır ve bunu kurumsal sosyal sorumluluk projesi olarak adlandırmaktayız. Oysaki kurumsal sosyal sorumluluk kavramı Avrupa Birliği’nin 25 Ekim 2011 tarihinde yenilediği tanımında “sosyal, çevresel, etik insan hakları ve tüketici endişelerini paydaşları ile yakın işbirliği içerisinde şirketlerin iş süreçlerine ve ana stratejisine dahil etmesi” olarak yer almıştır. Diğer bir açıdan ise bazı çevrelerce kurumsal sosyal sorumluluk kelimelerinden “sosyal” kelimesini çıkardığınız zaman yani “kurumsal sorumluluk” olunca kavramın daha geniş bir anlamı olduğu dile getirilmektedir. Nitekim kurumsal sorumluluk kavramı ile aslında burada belirtilmek istenilen durum “gönüllülük” uygulamasıdır. Çünkü kurumsal sorumluluk, sorumluluğu işletmenin iş süreçleri kapsamında ayrılmaz ve doğal bir parçası olarak görmektedir.


Türkiye’nin bu kavramlarla yaklaşık 45 yıllık geçmişi olmasına rağmen halen hangi kavramın konu başlığının daha geniş olduğunu tartışıyor, kurumsal sosyal sorumluluğu da “proje” olarak iletişim faaliyetlerinde kullanıyoruz. Türkiye gibi güçlü sorumluluk bağları olan ülkemizde bahsi geçen bu kavramları şirketlerin bir davranış biçimi olarak değil de bir süreç olarak kabul edip iş süreçlerimize kendi bölgesel yorumlarımız ile entegre etmeyi başarabilir isek ekonomik, sosyal ve çevresel alanların tümünde kalkınmamıza artı değer katacağı muhakkaktır.


Göksel Topçu, Editor, Sürdürülebilir Gündem, http://www.surdurulebilirgundem.org